Çağdaş Baskı Sanatına Yön Veren 10 Türk Sanatçı
Çağdaş Baskı Sanatına Yön Veren 10 Türk Sanatçı
Gravür ve özgün baskı sanatı, bir çizginin metale, ahşaba ya da taşa işlendiği o ilk anda başlar ve o baskının kağıda aktarıldığı an doruk noktasına ulaşır. Türkiye’de bu köklü sanat dalı; Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze kadar uzanan güçlü bir gelenek oluşturmuş, onlarca usta sanatçı yetiştirmiş ve uluslararası arenada saygın bir yer edinmiştir. Peki bu geleneği kuran, besleyen ve geleceğe taşıyan isimler kimlerdir? İşte çağdaş Türk baskı sanatına yön veren, her biri kendi alanında bir okul kurucusu niteliğindeki 10 önemli isim ve onların sanat dünyasına bıraktıkları derin izler.
Siz de bu köklü sanat geleneğini bizzat deneyimlemek ister misiniz? → Printa Studio baskı atölyelerine hemen katılın!
1. Aliye Berger (1903–1974): Türkiye’nin İlk Kadın Gravür Sanatçısı
Hayatı ve Sanata Geç Başlayan Bir Öncü
Türk gravür sanatının tartışmasız ilk kadın öncüsü olan Aliye Berger, 1903 yılında İstanbul’da, Türk kültür tarihine derin izler bırakmış bir ailenin içinde dünyaya geldi. Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı), ressam Fahrünnisa Zeid ve seramik sanatçısı Füreya Koral gibi dev isimlerle aynı kültürel mirasın taşıyıcısı olan Berger, sanata görece geç bir yaşta adım attı. Ancak bu geç başlangıç, onun gravür sanatına olan katkısının büyüklüğünü hiçbir zaman azaltmadı; tam aksine, olgunlaşmış bir bakışla geliştirdiği üslup, onu Türk sanat tarihinin en özgün seslerinden biri yaptı.
Londra’daki Atölye ve Tekniğin Derinlikleri
1947’de eşini kaybetmesinin ardından Berger, hayatını tamamen sanata adadı ve Londra’ya giderek ünlü gravür ustası John Buckland Wright’ın atölyesinde üç yıl boyunca yoğun bir eğitim aldı. Bu süreçte oyma-kazıma gravürün tüm teknik inceliklerini özümsedi; kendi özgün dilini geliştirdi. 1951’de elinde 150 gravürle yurda döndüğünde, açtığı ilk sergiyle Türk sanat dünyasını derinden sarstı. Dışavurumcu ve lirik bir tavrı benimseyen Berger, kasap kağıdı, zımpara kağıdı gibi alışılmadık yüzeyleri kullanarak gravürün sınırlarını genişletti; her eserinde İstanbul’un kuytu köşelerini, insan figürlerini ve gündelik yaşamın ritimlerini derin bir poetik duyarlılıkla aktardı.
Ödüller, Sergiler ve Kalıcı Miras
1955’te Tahran Bienali’nde ikincilik ödülü kazanan Berger, İstanbul, Ankara, Londra, Paris ve Viyana başta olmak üzere onlarca kişisel ve karma sergiye katıldı. Kariyeri boyunca 12 kişisel ve 48 karma sergi açtı; bu üretkenlik, sanat tarihinde ender rastlanan bir başarı olarak değerlendirilir. Eserleri bugün New York Metropolitan Sanat Müzesi ve Viyana Albertina Müzesi gibi dünyanın en prestijli koleksiyonlarında yaşamaya devam ediyor. 24 Aralık 2020’de 117. doğum gününde Google, ana sayfasını Berger’in portresine ayırdı; bu, bir Türk sanatçıya yapılan en büyük dijital onaylardan biriydi.
2. Fethi Kayaalp (1923–2026): Bozcaada’nın Gravür Ustası
Bir Adanın Oğlu, Bir Sanatın Mimarı
1923 yılında Çanakkale’nin Ezine ilçesinde dünyaya gelen Ali Recep Fethi Kayaalp, kökleri Bozcaada’ya dayanan bir ailenin çocuğu olarak Ege’nin o eşsiz mavi sularıyla büyüdü. İlkokulu Bozcaada’da tamamladıktan sonra İstanbul’a gelerek Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi; 1940’lı yıllarda Nurullah Berk, Sabri Berkel ve Leopold Levy gibi dönemin en önemli hocalarından gravür tekniğini derinlemesine öğrendi. 1947’de mezun olan Kayaalp, akademik kariyerinin yanı sıra İstanbul Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde restorasyon atölyesi kurarak Türk sanat mirasının korunmasına da çığır açıcı katkılar sundu.
Şekerli Vernik ve Denizin Sesi
Fethi Kayaalp, özellikle “şekerli vernik” (aquatint) tekniğine yönelerek Türk gravürcüler arasında bu tekniğin en ince ustalıklarını geliştiren isimlerden biri oldu. Yaklaşık kırk yıl boyunca ürettiği kalkan balıkları ve dinamitçi balıkçı serisi, sanat tarihçileri tarafından onun imzası olarak kabul edilir; Bozcaada’nın deniz kültürü, bu eserlerde hem görsel bir dil hem de derin bir kimlik anlatısı olarak işlenmektedir. 1966’da Tahran Bienali’nde onur mansiyonu, 1967’de Devlet Resim Heykel Sergisi’nde ikincilik ve 1969’da İskenderiye Bienali’nde gravür dalında birincilik ödülü kazandı.
Eğitimci Kimliği ve Uzun Soluklu Miras
1965’te Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Gravür Atölyesi’ne öğretim elemanı olarak atanan Kayaalp, Sabri Berkel’in emekliliğinin ardından atölyenin asli yürütücüsü oldu; ayrıca Serigrafi ve Litografi atölyelerini de kurarak kuruma değerli bir miras bıraktı. Sessiz, içe dönük kişiliğiyle sanat medyasından uzak durmayı tercih eden Kayaalp, bu sessizliğine karşın Türk gravür sanatının en saygın isimlerinden biri olarak tanındı. Eserleri Ankara, İzmir ve Erzurum Resim Heykel Müzeleri ile Fransa, İngiltere ve ABD’deki özel koleksiyonlarda yer alıyor. 103 yaşında, Mart 2026’da aramızdan ayrılan Kayaalp, Türk sanat tarihinin en uzun soluklu tanıklarından biri oldu.
3. Mustafa Aslıer (1926–2015): Sembol ile Biçimi Buluşturan Üstat
Bulgaristan’dan Türk Sanatının Merkezine
1926’da Bulgaristan’ın Kırcaali şehrinde dünyaya gelen Mustafa Aslıer, sanat eğitimini Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde temel aldıktan sonra 1953–1958 yılları arasında Münih Grafik Sanatlar Akademisi ve Stuttgart Grafik Sanatlar Yüksek Okulu’nda derinleştirdi. Bu Avrupa deneyimi, onun gravür anlayışını uluslararası bir perspektifle şekillendirdi ve döndüğünde Türk baskıresim sanatının seyrini köklü biçimde değiştirmesine zemin hazırladı.
Geometrik Soyutlama ve Anadolu Figürü
Aslıer’in metal gravür türündeki siyah-beyaz ve renkli özgün baskıları, Anadolu kökenli figür gruplarını güçlü bir geometrik soyutlama anlayışıyla yeniden yorumlar. Yöresel nitelikli insan figürleri, sanatçının elinde yüzey geometrisine bağlı bir duyarlılığın parçasına dönüşür; bu üslup, sonradan “Sembol-Biçim Gerçekçileri” akımının kurucu yaklaşımı olarak sanat tarihine geçti. Türkiye’de bu tekniğin çağdaş anlamdaki ilk örneklerini veren sanatçı olarak da ayrı bir öneme sahiptir.
Kurumsal Katkıları ve Ödülleri
Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda Grafik Bölümü başkanlığı yapan Aslıer, kendi adına bir atölye kurarak baskı sanatının yeni nesillere aktarılmasında merkezi bir rol üstlendi. 1985’te Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin dekanlığını yürüttü. Ljubljana, Tokyo, Ravenna baskıresim sergileri ve 1967’de São Paulo Bienali gibi prestijli uluslararası etkinliklere katıldı. 1973’te Cumhuriyet Ödülü, 1974’te ise Devlet Resim ve Heykel Sergisi başarı ödülünü kazandı. Eserleri New York Üniversitesi, Varşova, Bükreş ve Mannheim müzelerinde yer almaktadır.
4. Gündüz Gölönü (d. 1930): Akademinin Temel Taşı
Sabri Berkel Atölyesinden Doğan Bir Ses
Türk özgün baskı sanatının kurumsallaşma sürecinin en kritik isimlerinden biri olan Gündüz Gölönü, Güzel Sanatlar Akademisi’nde Sabri Berkel öncülüğünde kurulan ilk özgün baskı atölyesinden yetişti. Bu kurucu neslin üyeleri arasında yer alan Gölönü, dönemin en verimli gravür sanatçıları arasına kısa sürede girmeyi başardı ve hem metal gravür hem de ağaç baskı tekniklerinde kalıcı eserler verdi.
Figüratif Dil ve Anadolu İnsanı
Gölönü’nün gravürlerinde güçlü bir figüratif anlatım öne çıkar; Anadolu insanını, emekçiyi ve doğayı konu alan bu çalışmalar, sanatçının toplumsal bir duyarlılıkla biçim dilini buluşturduğunun en açık göstergesidir. Hem anlatımcı hem de dekoratif öğeleri tek bir yüzeyde ustalıkla kullanan Gölönü, kendine özgü bir çizgi ritmi geliştirdi. Devlet sergilerine düzenli olarak katılan sanatçının eserleri önemli müze koleksiyonlarına girdi.
Kazı Resim: Bir Başvuru Kaynağı
Gölönü’nün 1979’da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi yayınları arasında çıkan “Kazı Resim” adlı kitabı, Türkiye’de gravür sanatçıları için yazılmış en sağlam el kitaplarından biri olarak bugün hâlâ başvurulan temel bir kaynak niteliği taşımaktadır. Bu çalışma, Gölönü’nün yalnızca pratisyen değil aynı zamanda alanın teorik birikimini sonraki nesillere aktaran bir düşünür olduğunun da kanıtıdır.
5. Asım İşler (1941–2007): Atelier 17’den Türkiye’ye Taşınan Bir Gelenek
Paris Yılları ve Stanley William Hayter
1941’de Giresun’un Tirebolu ilçesinde dünyaya gelen Asım İşler, çağdaş gravürün dünya tarihindeki en önemli atölye geleneğiyle buluşan nadir Türk sanatçılardan biridir. Paris Güzel Sanatlar Akademisi’nde boya resim, gravür ve litografi atölyelerinde çalışmasının ardından, dünya gravür tarihinin belki de en etkili ismi Stanley William Hayter’in kurduğu Atelier 17’de yoğun bir eğitim ve araştırma süreci geçirdi. Sorbonne Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını da tamamlayan İşler, bu birikimi 1974’te Türkiye’ye taşıyarak Akademi’nin gravür atölyesinde uzun yıllar öğretim üyeliği yaptı.
Soyut Dil ve Çizgisel Form
Hayter’in deneysel atölyesinde şekillenen üslubuyla İşler, gravür ve boya resmi aynı anda ve eşit yoğunlukta kullanan nadir Türk sanatçılardan biri oldu. Soyut ve çizgisel bir tavrı benimseyen sanatçı, farklı baskı tekniklerinin olanaklarını tek bir eserde birleştirerek renk ve form arasında özgün bir armoni kurdu. Bu yaklaşım, Türk baskıresim sanatına tamamen yeni bir boyut kattı; hem estetik açıdan hem de teknik açıdan döneminin ötesine geçen bir dil oluşturdu.
Uluslararası Koleksiyonlar ve Kalıcı İz
1974’te Paris’te açtığı ilk kişisel serginin hemen ardından eserleri Victoria and Albert Museum (Londra) ve Bibliothèque Nationale de Paris tarafından koleksiyona alındı; bu, bir Türk baskıresim sanatçısı için son derece istisnai bir tanınırlık anlamına geliyordu. Atelier 17 koleksiyonunda, İstanbul, Ankara ve İzmir Resim Heykel müzelerinde eserleri bulunan İşler, hem eğitimci kimliğiyle hem de uluslararası saygınlığıyla Türk gravürünün en önemli köprülerinden birini kurdu.
6. Süleyman Saim Tekcan (d. 1940): Bir Tekniği Dünyaya Armağan Eden Sanatçı
Trabzon’dan Dünya Sanat Sahnesine
6 Ekim 1940’ta Trabzon’da doğan Süleyman Saim Tekcan, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra baskı sanatına adım attı ve 1970–71 yıllarında Almanya’ya giderek özgün baskı üzerine derinlemesine araştırmalar yaptı. Türkiye’ye döndüğünde yalnızca bir sanatçı değil, aynı zamanda yoktan bir altyapı kuran bir mühendis gibi çalıştı: Baskı için gerekli presler ülkemizde bulunmadığından, bu makinelerin projelerini bizzat çizdi ve üretimini sağladı.
“Tekcan Tekniği”: Bir Türk Sanatçının Dünyaya Katkısı
1970’lerin sonunda yürüttüğü uzun soluklu teknik araştırmalar sonucunda geliştirdiği “yaş baskı” tekniği, uluslararası baskıresim literatüründe “Tekcan Tekniği” adıyla anılmaya başladı ve günümüzde tüm dünyada bu isimle bilinmektedir. Bir Türk sanatçının geliştirdiği bir baskı tekniğinin kendi adıyla dünya literatürüne girmesi, son derece nadir ve gurur verici bir başarıdır. At figürünü merkeze alan “At’nağme” serisi, bu tekniğin olanaklarını en yoğun biçimde kullanan ve sanatçının imgesel evrenini en derinden yansıtan çalışmalar arasında yer alır.
IMOGA ve Kurumsal Miras
1985’te profesör unvanını kazanan Tekcan, aynı yıl Grafik Sanat Dalı Başkanlığı görevine getirildi; 1994–95 yılları arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi dekanlığını yürüttü ve Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri’nin açılması için bizzat çalıştı. 2004’te ise dünyanın en zengin grafik sanat koleksiyonlarından birine sahip olan IMOGA’yı (İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi) kurdu. İstanbul Atatürk Eğitim Fakültesi, İTÜ ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi bünyesinde gravür, litografi ve serigrafi atölyeleri kuran Tekcan, Türk baskıresim tarihinin en büyük kurum inşacılarından biridir.
7. Fevzi Tüfekçi (d. 1948): İki Kültürü Bir Levhada Buluşturan Sanatçı
Prizren’den İstanbul’a: Çok Katmanlı Bir Kimlik
1948’de Kosova’nın Prizren şehrinde dünyaya gelen Fevzi Tüfekçi, sanat eğitimine Priştine Pedagoji Yüksek Okulu’nda başladı; ardından İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne girerek Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’nde yetişti ve 1975’te mezun oldu. 1992’de kalıcı olarak Türkiye’ye yerleşen sanatçı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı ve sanatsal üretimini giderek artan bir yoğunlukla gravür alanına taşıdı.
Kaligrafi, Soyutlama ve Özgün Bir Dil
Tüfekçi’nin gravürlerinde öne çıkan en belirgin özellik, kaligrafik öğelerin görsel bir plastik dile dönüştürülmesidir. Hem Balkan hem de Anadolu kültürel mirasından beslenen sanatçı, bu iki dünyayı soyut kompozisyonlarda ustalıkla harmanlıyor; uyum ve denge ilkesinin egemen olduğu çalışmalarında çizgi, doku ve biçim arasındaki ilişki her zaman bilinçli ve hesaplı bir gerilim içeriyor. Bu özgün sentez, Tüfekçi’yi Türk gravür sahnesinde kolayca taklit edilemeyecek bir konuma taşımıştır.
Atölye ve Ödüller
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi bünyesinde kurduğu “Atölye A La Turka Gravür Atölyesi” ile sayısız öğrenci yetiştiren Tüfekçi, geniş kapsamlı baskıresim sergileri düzenleyerek Türkiye’de gravür sanatının yaygınlaşmasına doğrudan katkı sağladı. Kosova ve Türkiye’de üçü devlet ödülü olmak üzere toplam sekiz ödül kazanan sanatçının eserleri; IMOGA, Balıkesir Çağdaş Sanatlar Müzesi, Doğuş Üniversitesi ve Kosova Çağdaş Sanat Galerisi koleksiyonlarında yer almaktadır.
8. Mürşide İçmeli (1930–2014): Gravürü Uluslararası Standartlara Taşıyan Öğretmen
Bir Yaşam Boyu Üretim
1930’da İstanbul’da doğan ve 10 Aralık 2014’te Ankara’da hayatını kaybeden Mürşide İçmeli, Türk özgün baskı ve grafik sanatının en üretken ve en uzun soluklu isimlerinden biridir. Kırk yılı aşkın aktif sanat üretimi boyunca kırktan fazla kişisel sergi açtı; yirmidört uluslararası bienalde gravürleri sergilendi. İspanya hükümeti bursuyla Madrid Güzel Sanatlar Akademisi’nde, ardından Londra’da grafik sanatlar üzerine çalışmalar yürüten İçmeli, uluslararası deneyimini ülkemize taşıyarak hem üretimine hem de öğretmenliğine yansıttı.
Soyut Geometri, Yaşam ve Yeniden Doğuş
İçmeli’nin gravürlerinde soyut-geometrik biçimler ile figür grupları arasında güçlü bir diyalog kurulur. Yaşam, yeniden doğuş, yokoluş ve diriliş onun sanatının temel izlekleridir; bu temaları işlerken kabartma ve gravür tekniğini kendine özgü bir anlayışla harmanlayan sanatçı, her eserinde hem felsefi bir derinlik hem de güçlü bir görsel ritim yaratmayı başardı. Türkiye’de gravür sanatını uluslararası ölçülere uygun bir teknikle ilk yaygınlaştıranlardan biri olarak değerlendirilen İçmeli, alanın hem pratik hem de teorik öncüsü oldu.
Ödüller ve Eğitimci Mirası
1985’te 15. İskenderiye Bienali’nde ikincilik, 1990’da ise Devlet Resim ve Heykel Yarışması’nda özgün baskı dalında birincilik ödülünü kazanan İçmeli, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Bilkent Üniversitesi Grafik Bölümü’nde öğretim üyeliği yaparak bir kuşak sanatçıyı bizzat yetiştirdi. Bugün Türk baskıresim sanatının en önemli temsilcilerinin büyük çoğunluğu, onun sınıfından geçmiş isimlerdir.
9. Can Aytekin (d. 1970): Köklü Geleneği Çağdaş Kavramsal Dile Taşıyan İsim
Akademik Yolculuk ve MSGSÜ Bağı
1970’te İstanbul’da dünyaya gelen Can Aytekin, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu; 2000’de aynı üniversitede yüksek lisans, 2013’te ise Sanatta Yeterlik çalışmasını tamamladı. Günümüzde MSGSÜ Resim Bölümü’nde Gravür Atölyesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan Aytekin, Türk gravür geleneğini çağdaş kavramsal sanat ile buluşturan kuşağın en güçlü temsilcisidir.
Transfer, Baskı ve Arketiplerin Dili
Aytekin’in sanatı, dönüşen form ve motiflerin, yazı-resim-mimari üçgeni arasındaki ilişkilerin ve arketipik imgelerin üzerine inşa edilmiştir. Parametreler oluşturmak için transfer, baskı ve şablonlardan yararlanan sanatçı; renk, doku, boya ve çizgi kalınlığının nüanslarını titizlikle gözlemler ve izleyiciyi görsel bir keşif yolculuğuna davet eder. Bu yaklaşım, gravürü salt bir teknikten çıkarıp felsefi bir sorgulama aracına dönüştürür.
Uluslararası Koleksiyonlar ve Güncel Üretim
Eserleri ARTER, Elgiz Müzesi ve PiArtworks gibi prestijli mekânlarda sergilenen Aytekin’in yapıtları Vehbi Koç Vakfı çağdaş sanat daimi koleksiyonuna dahil edilmiştir. ARTER’de gerçekleştirdiği “Boş Ev” kişisel sergisi, Türk çağdaş gravür sanatında yeni bir sayfa açan ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran bir dönüm noktası olarak sanat tarihine geçti. Hem üretimindeki tutarlılık hem de kurumsal koleksiyonlardaki kalıcılığıyla Aytekin, Türk baskıresim sanatının geleceğini şekillendiren en kritik isimlerden biridir.
10. Ercüment Kalmık (1908–1971): Gravürü Lirik Soyutlamayla Buluşturan Cumhuriyet Kuşağı
Bir Gazetecinin Tuvale Dönüşü
1908’de İstanbul’da doğan Ercüment Kalmık, Güzel Sanatlar Akademisi’nde Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı atölyelerinde yetişti; akademi yıllarında Cumhuriyet gazetesinde çalışarak kendine özgü illüstratif bir çizgi geliştirdi. 1939’da Paris’e giderek André Lhote Atölyesi’nde resim çalışmaları yaptı ve Sorbonne’da sanat tarihi dersleri aldı; bu Avrupa deneyimi, onu soyutlama arayışlarına yönelten köklü bir dönüşümün fitilini ateşledi.
Linografi ve Ağaç Gravürdeki Ustalık
Kalmık, yağlıboyanın ötesine geçerek tahta ve lino kazısı gravürler, duvar resmi ve mozaik gibi birbirinden farklı tekniklerle çalışan çok yönlü bir sanatçıydı. Linografilerinde figüratif anlayış ve soyutlama arasındaki gerilimi ustalıkla yönetirken, renkli linografilerde her renk için ayrı kalıp kullanmak yerine birden fazla rengi tek kalıba toplayan özgün teknik çözümüyle meslektaşları arasında ayrı bir saygınlık kazandı. Balıkçı kayıkları, ağlar ve yelkenlileri lekesel-çizgisel soyutlamalarla aktardığı 1960’lı yıllar eserleri, onun gravür alanındaki olgunluğunun en yoğun dönemini oluşturur.
Kuramsal Katkı ve Kalıcı Miras
Sadece bir sanatçı değil aynı zamanda güçlü bir kuram insanı olan Kalmık, “Renklerin Armoni Sistemleri” ve “Tabiatta ve Sanatta Doku” başlıklı iki kitabını İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesinde yayımladı; Türk resmi üzerine radyo konuşmaları yaptı ve konferanslar verdi. 1967–68’de Berlin Teknik Üniversitesi’nde konuk profesör olarak temel tasarım dersleri veren Kalmık, Türk sanatının uluslararası alanda akademik bir ses kazanmasına da önemli katkı sağladı. Eserleri İstanbul ve Ankara Resim Heykel müzelerinde korunmakta; 1997’de eşi tarafından Gümüşsuyu’ndaki evi müzeye dönüştürülerek kalıcı bir anma mekânı oluşturuldu.
Türk Gravür Sanatını Şekillendiren Ortak Değerler
Bu on sanatçının hayat hikâyeleri ve üslupları birbirinden ne kadar farklı olursa olsun, hepsinin yolculuğunda kesişen birkaç temel nokta dikkat çekmektedir. Her biri, kendi döneminin teknik imkânlarını zorlamış; yurt dışında edindikleri deneyimi Türkiye’ye taşıyarak hem sanatlarını hem de eğitim kurumlarını şekillendirmiştir. Gravür, bu isimlerin elinde salt bir baskı tekniği olmaktan çıkmış; Anadolu kültürüyle, denizle, insan figürüyle, soyut formla ve felsefi sorularla iç içe geçmiş derin bir ifade diline dönüşmüştür.
Gravür Sanatının Türkiye’deki Dünü ve Bugünü
Aliye Berger’in Londra’dan getirdiği oyma-kazıma geleneğinden Süleyman Saim Tekcan’ın dünyaya armağan ettiği “yaş baskı tekniği”ne, Fethi Kayaalp’in şekerli vernik ustalığından Can Aytekin’in kavramsal gravür diline uzanan bu çizgi, Türk baskıresim tarihinin kesintisiz ve güçlü bir evrim içinde ilerlediğini göstermektedir. Bu sanatçıların kurduğu atölyeler, yetiştirdiği öğrenciler ve bıraktığı eserler sayesinde gravür, Türkiye’de bugün hâlâ canlı, üretken ve ilham verici bir sanat dalı olmaya devam etmektedir.
Bu Geleneği Siz de Yaşayabilirsiniz
Baskı sanatının büyüsünü ekran başında okumak bir başkadır; mürekkepli bir merdan elinizde, ahşabın dokusunu hissederek ya da bir metal levhayı kazıyarak bizzat deneyimlemek bambaşka bir şeydir. Yüzyıllık bir geleneği, usta eğitmenler eşliğinde ve profesyonel bir atölye ortamında keşfetmeye hazır mısınız?
Printa Studio’nun birinci sınıf presleri ve profesyonel oyma setleriyle donatılmış atölyelerine katılarak ilk özgün baskınızı usta eğitmenler eşliğinde alın. Tüm Baskı Atölyesi Programlarımızı inceleyebilir ve sanat yolculuğunuzda yeni bir sayfa açabilirsiniz.
